Nikita, Türkçeye “Sevginin Gücü” adıyla çevrilen Léon (IMDB listesinde otuzuncu sırada) ve Beşinci Element gibi filmlerin altında imzası bulunan Luc Besson, özellikle Leon ve Beşinci Element filmlerinden sonra yönetmen, senarist, kameraman ve yapımcı gibi sıfatlarla dâhil olduğu yapımlarda bu iki filmin -biraz- gölgesinde kalmıştı. 2014 yapımı, Scarlett Johansson‘lu Lucy ile yıldızını tekrar parlatsa da, yüksek bütçeyle çekilen; eleştirmenler ve seyirciler tarafından olumsuz yorumlar alan ve hâliyle gişe rakamları da pek iç açıcı olmayan –ben eğlenceli bulmuştumValerian ve Bin Gezegen İmparatorluğu filmiyle izleyici karşısına çıkmıştı.

Aslında Besson, yönetmen kimliğiyle beraber yapımcı, senarist, kameraman ve oyuncu kimlikleriyle de pek çok filme katkı sağladı. Yüksek puanlar alamasa da her zaman kendinden söz ettiren –hatta sevdirenTaksi serisi, Taşıyıcı serisi, Wasabi, Takip (Taken) (ilk film “96 Saat” adıyla yayımlanmıştı) serisi, Yasak Bölge, Kolombiyalı: İntikam Meleği gibi filmlerle adından olumlu ya da olumsuz mutlaka söz ettirmişti.

Yazıya Luc Besson ile giriş yaptım çünkü hâlen vizyonda olan ve Besson’un son filmi Anna filmi hakkında bir şeyler karaladım.

İnişli çıkışlı ya da doğru bir tabirle dalgalı bir sinema kariyeri olan Besson, yıllar önce Nikita filmiyle selâm gönderdiği casusluk filmleri dünyasına Anna ile -yeniden- dâhil oldu. Kadrosunda, yeni yüzler ile tanıdık/deneyimli oyuncuları ihtiva eden filmde; Anna rolünde, Valerian ve Bin Gezegen İmparatorluğu‘nun Prenses Lïhio-Minaa‘sı Sasha Luss, Olga rolünde Helen Mirren, Alex rolünde Luke Evans, Lenny rolünde Cillian Murphy ve şu sıralar Magnum reklâmında boy gösteren Maud rolüyle Lera Abova yer alıyor.
Anna

Anna Poliatova, temelde bir suikastçıdır ama asla normal bir suikastçı değil. Onun çarpıcı güzelliğinin altında altında dünyanın en korkulan hükümet suikastçılarından biri yatar. 24 yaşında olan Anna’nın kim olduğunu ve içinde kaç kadın saklandığını kimse bilmemektedir. Genç kadın, Moskova’da pazardaki sıradan bir satıcı mı, Paris’te yaşayan bir model mi, yozlaşmış bir polis mi, yoksa sadece zorlu bir satranç oyuncusu mu? Onun gerçekte kim olduğunu bilmek için oyunun sonuna kadar beklemek gerekecektir.

Matruşka

Pazarda oyuncak satan ve biyoloji eğitimine devam eden, Paris’te modellik yapan ve basamakları hızla yükselen bir Anna var filmde. Kezâ, gözü kara bir casus ve elbette ölüm makinesi. Anna içinde Anna; Tıpkı Rus oyuncak bebekleri matruşka gibi.

Sasha Luss

Sasha Luss – “Anna Poliatova”

Anna’nın yanlış erkek arkadaş seçimi, onun hayatını karanlık bir evreye sürükler. Babası –Sovyet– Deniz Kuvvetleri’nde çalışmış olan Anna, erkek arkadaşıyla kavga ettiği bir gün orduya başvurur; Ve bu erkek arkadaşının “aptalca” soygun denemesinin devamında da yolu KGB ile kesişir. Anna KGB’nin dikkâtini çekmiştir. Ancak Anna’nın tek bir isteği vardır; Belli bir süre sonunda KGB ile ilişkisini kesmek ve deniz kenarında, kendi hâlinde, sessiz/sâkin bir hayat idame ettirmek. Ama tüm casus filmlerinden bildiğimiz gibi casuslukta emeklilik yoktur; Tek çıkış yolu ölümdür.

Zamanda bir geri, bir ileri

Film, bizim için tanıdık bir yüz, Cansu Tosun ile açılıyor. Luc Besson, daha önce showreel adı verilen (bir nev’î video-CV) kaydını seyrettiği ve sesini beğendiği Tosun‘a ufak da olsa bir rol vermiş ve filmin açılışındaki casuslarından biri yapmış.

Cansu Tosun’un dâhil olduğu sahnenin devamında beş yıl sonrasının Moskova’sına gidiyoruz ve kahramanımız Anna’nın merkeze alındığı hikâyeyi seyre başlıyoruz.

Hikâye anlatımında artık sıklıkla karşılaştığımız -özellikle soğuk savaş dönemini anlatan filmlerde- zaman sıçramalarını bu filmde de görüyoruz. Kâh beş yıl sonrasının, kâh üç yıl öncesinin ya da altı ay öncesinin/sonrasının resimlerini görüyor ve tıpkı puzzle tamamlar gibi film ilerledikçe parçaları yerlerine oturtuyoruz. Elbette, bazı yerlerde atlama yaparsanız (kaçırırsanız) ya da filmde bu sıçramaların kurgusu iyi yapılmazsa filmden alacağınız keyif de aşağıya düşer. Ancak bu zor yöntemin filmde iyi kotarıldığını düşünüyorum; Filmin yavaş yavaş gelişen örgüsü, dikkâtinizin dağılmasına mani oluyor.

Bu zaman sıçramalarıyla oluşturulan kurgunun aksiyonu da bol. Besson’dan alıştığımız üzere yer yer abartılar da var tabii. Bir dönem filmi için kostümler, mekânlar çok iyi. Filmde bazı mantık hataları, ya da yumuşak ifadeyle gariplikler var; Amerikan ve Rus (Sovyet) gizli servislerinin istedikleri ülkede ve istedikleri yerde operasyon yapabilmeleri gibi mesela. Ya da her işin ayarlanıp son dokunuşun “casus“a bırakılması gibi…

Filmin dili İngilizce; Rus aksanlı İngilizce, Fransız aksanlı İngilizce ama İngilizce. Oyuncu kadrosunun memleketlerini düşününce zor olurdu belki ama; hikâyenin geçtiği ülkelerin dilini, özellikle Rusçayı, oyuncularından ağzından duymak isterdim.

Helen Mirren

Helen Mirren

Modellikten oyunculuğa geçiş yapan Sasha Luss, bu başrolün hakkını verebiliyor mu? Bence hayır. Kötü mü? Değil; hattâ bazı sahnelerde dikkât çekici performansı da var. Ama filmin genelinde değil maalesef… Gerçi Luke Evans ve Cillian Murphy‘nin de oyunculuklarının kariyerlerinin en iyisi olduğu söylenemez. Sanırım üç oyuncunun performansını, –pek de haddim olmayarakvasat olarak nitelendirebilirim. Ama Helen Mirren başka… Diğerleri dergiyse Mirren ansiklopedi. Belki de üç oyuncunun gözüme vasat görünmesinin nedeni Helen Mirren’dır; Bilemiyorum.

Özetle, Anna güzel bir film. Luc Besson‘un en iyi filmi değil; Bir Leon ayarında hiç değil ama güzel bir film; Kendini seyrettiriyor. Örümcek Adam – Evden Uzakta, Oyuncak Hikâyesi 4 ve bilumum korku filmlerinin salonları doldurduğu haftalarda, üçüncü haftasına giren Anna’ya belki şans vermek isteyebilirsiniz. Fakat bu şansı AnkaMall (Ankara) CineMaximum dokuncu salonda vermeyin; “Burada biraz boşluk var, perde gerip biraz koltuk atalım da salon olsun” denilmiş ve salon yapılmış. Maalesef…

İyi seyirler dilerim,
İrfan///