Yani, “iki kahve, biri askıda“.


Kahvenin tarih sahnesine çıkışında, pek çok Avrupalının itibar ettiği Çoban Kaldi ve keçileriyle, en eski tarihçilerimizden Ahmet Efendi‘nin aktardığı Şazeli ya da Şazili‘nin öyküsünü ihtiva eden iki farklı görüş ya da hikâye hakîm.

Çoban Kaldi, eskinin Habeşistan‘ı şimdinin Etiyopya‘sında, keçilerinin yediği bazı yemişlerden sonra canlandığını ve geceleri bile uyanık kaldıklarını görüyor. Hâliyle bu “yemişi” kendisi de deniyor ve kendisini daha dinç hissediyor. Elbette bu bilgi, dönemin insanları arasında yayılıyor ve olgunlaşan kırmızı meyveler insanlar tarafından kullanılmaya başlıyor. Ancak günümüzdeki gibi kırmızı meyvelerin kurutulup içerisinden tohumlarının alınması ve nihayetinde kavrulması için biraz -daha- zaman geçmesi gerekiyor.

Tarihçimiz Ahmet Efendi‘nin aktardığına göre ise, i.S. 700’lü yıllarda, lakabı Ebu’l Hasan Şazeli olan Nureddin Ali oğlu Abdullah, tekkesinden kovulur ve şehrinin -şimdiki Somali- dağlarına sığınır. Dağlarda gördüğü kahve tanelerinden ekmek yaparak hayatta kalır.* Yine, tarihçi Ahmet Efendiye atfedilen benzer hikâyede, Mokka (Muhâ) kentinin şeyhi Ali oğlu Ömer el-Şazili (öl. 1418) tekkesinden kovulur ve dağlara sürülür; Sürgün zamanında da kahve tanelerini kaynatarak suyunu içer.** Tarihleri ve kısmen içerikleri farklı olan her iki öykünün devamında ise bu yeni yemişin ticareti, Mokka şehrinden/limanından tüm dünyaya doğru yolculuğuna başlar.

Keza kahve, İ.S. 1000’li yıllardan itibaren -yine- Habeşistan’da her mevsim yeşil, çalı boyundaki bitkinin meyvesi olarak kayıtlara geçmiş ve yöre halkının bu meyveyi olgunlaşmadan koparıp öğüttükleri ve tuz ile yağ ekledikten sonra bir tür kahve ekmeği yaparak özellikle yolculuklarda tükettikleri zikredilmiştir.

kahve-cekirdekleri

Kahve Çekirdekleri

Farklı öyküler, öykülerdeki farklı dallara rağmen ittifak edilen ortak nokta, kahvenin, Habeşistan’dan Yemen’e gittiğidir. Öyle ki, 1450 yılında dönemin Yemen Valisi Özdemir Paşa, Yemen’i Osmanlı topraklarına dâhil ettikten sonra da çok sevdiği kahveyi İstanbul’a getirir. Ve yüzyıl sonra da İstanbul’da “kivahan” adıyla ilk kahvehane açılır.

Eski ve pek de bilinmeyen bir Türk Atasözü şöyledir;
Kahve şeytan kadar kara
Melek kadar saf
Cehennem kadar sıcak olur.

Kahve, yıllar geçtikçe İmparatorluk Türkiye’sinde -haliye- yaygınlaşır. Ancak yaygınlaşmasıyla beraber, beraberinde yasaklarını da getirir; Yasaklışarap” gibi muamele görüp dinen uygun görülmez. Kahvehaneler yıkılır; Kahve içenlerin asılmasına kadar varan şiddetli cezalar uygulanır. Ancak halk nezdinde -yine- şarap yerine konduğu, hattâ sağlığa faydaları olduğu da kulaktan kulağa yayıldığı için kahveden de vazgeçilmez.

Bu kısıtlamalar, fetvalar, yasaklar ve yaptırımlar sonrasında kahve artık kültürümüze dâhil olur. Öyle ki, saray tarafından zararlı neşriyat misali muamele gören kahve -ve kahvehaneler- kendisine sarayda Kahvecibaşı sıfatıyla makam bulur. Ve kahve, kültürümüz içerisine derin köklerini salarak dallanıp budaklanmaya başlar.

Kolschitzky

Kolschitzky Caddesindeki, Türk kıyafetleriyle kahve sunumu yapan Kolschitzky heykeli.

“Melanj”

1600’lü yılların başında kahve, Avrupa’da hemen hemen hiç bilinmiyordu; Venedikliler tarafından Güney Avrupa’ya ulaştırılmış ve Venedik ile Marsilya taraflarında tüketiliyordu ancak onun da gerçek anlamda ticareti yapılmıyordu. Böyle böyle 1600’lü yılların sonuna gelindiğinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun 2. Viyana seferi ve devamındaki bozgunu kahveyi Avrupa’nın merkezine taşıdı. Savaşta da casusluk yönünden (bizim açımızdan, düşmana) önemli katkıları olan George Franz Kolschitzky adındaki Polonyalı (bazı kaynaklar sadece Polonyalı, sadece Ukraynalı ya da ikisi bir arada Ukraynalı/Polonyalı olarak zikrediyorlar) bir tüccar, bozgun sonrası savaş meydanında kalan ve hayvan yemi sanılan ancak gerçekte kahve çekirdeklerini ihtiva eden çuvalları -yaklaşık 500 adet- alır ve 1683 yılında, Viyana’da, “Mavi Şişe” (Blauen Flasche) adında bir kahvehane açar (İsmi bazı yerlerde Hof zur Blauen Flasche olarak geçiyor; yani, Mavi Şişenin Altındaki Ev).

İlk başlarda Viyanalılar bu kara ve tatsız içeceğe pek itibar etmeseler de, kahvenin –şans eseri– şeker ile buluşması, sonrasında da Kolschitzky‘nin doğru kıvamı bularak üstüne süt eklemesiyle (meşhur Wiener Melange kahvesi oluyor bu) kahvenin yolculuğu kıta Avrupasında ivme kazanır. Kolschitzky’nin 1694 yılındaki ölümünden sonra, Viyana’da Türk (yeniçeri) kıyafetleri içerisinde bir heykeli dikilir. Zirâ kendisi kahvehanesini açtıktan sonra Türk kıyafetleri içerisinde sunum yapmıştır. Bugünün Viyanasında, adı verilen sokağın başındaki binada hâlen heykeli mevcuttur. Ayrıca Viyanalı kahveciler, pirleri olarak gördükleri Kolschitzky’i her yıl Ekim ayındaki festivalde anarlar (Aynı şekilde, Şazili de müslüman/Türk coğrafyasında kahvecilerin pîri olarak görülür. Aşağıdaki her meslek erbabınca kullanılan beyit bir dönem kahve dükkânlarının girişlerini süslermiş).

“Her seherde besmeleyle açılır dükkânımız,
Hazret-i Şeyh Şâzilî’dir pîrimiz üstadımız”

turkish-coffee

“Türk Kahvesi”

Sosyal çevre olarak “kahvehaneler”

Abraham H. Maslow 1950’lerde ihtiyaçlar piramidinin en altına fizyolojik ihtiyaçları, bir üstüne güvenlik ihtiyacını onun üstüne yani tam ortasına ise sosyalleşmeyi (aidiyet, sevgi, kabul görme) koyar. Ancak sinirbilim alanında yapılan çalışmalar, “sosyalleşme” ihtiyacının daha önemli olduğuna işaret ediyor artık; Matthew D. Liberman‘a göre Maslow bu piramit tasnifinde yanılmaktadır. Zira sosyalleşme temel ihtiyaçlar içinde yer almalıdır. Jim Rohn, “İnsan, birlikte en çok zaman geçirdiği beş kişinin ortalamasıdır.” demiştir. Bu tespitin nörolojik olarak bir temeli olmasa da insan -özelde insan beyni- çevresinden etkilenir. Yani sosyal çevresi insanı etkiler. Kahvehaneler ya da artık dilimizin de parçası olduğu şekliyle kafeler, Avrupa’ya yayılmaya başladığında da böyle oluyor; İnsanların -çoğunlukla erkeklerin- sosyalleştikleri, toplandıkları yerler oluyorlar. Çay kültürüyle harmanlanmış ancak ticari anlamda kahveyle ilgilenen ilk ülke olan İngiltere’de, bir peni yani -kabaca- bir kuruş ödenerek girilen kahvehaneler, üniversite eğitimine denk hayat dersinin alınabildiği yerler olarak görülüyorlar ve kuruşluk üniversite (penny university) gibi sıfatlarla değerlendiriliyor. Aynı şekilde, garsonlara bahşiş verme durumu da ilk olarak bu ülkedeki kahvehanelerde görülüyor; TIPS (To Insure Prompt Service yani “iyi hizmeti garantilemek için“).

Bugün klasikler arasına giren eserlerin yazarları, her alandaki sanatçılar, tarihe yön veren büyük şahsiyetler ya kahvehaneleri kendilerine mesken tutuyorlar ya da kahvenin müptelası oluyorlar. Johann Sebastian Bach (Kahve Kantatı adında bir perdelik -komik- operet yazmıştır), Immanuel Kant, Victor Hugo, Voltaire, Balzac, Napolyon ve daha niceleri… Ve elbette sevgili atamız Mustafa Kemal Atatürk. Atatürk, güne kahve ile başlar ve günü on ilâ on beş bardak fincan kahve ile tamamlarmış.

Atatürk

Atatürk, Türk Kahvesi içerken.

Avrupa tarihinde de türlü yasaklardan geçiyor kahve; Türklerin içeceği olarak değerlendirildiği için -dindarlar tarafından- rağbet görmüyor önce. Hattâ, Londra’da 1663 yılında yayımlanan bir manzume “Türkleşiyor kahvede Hıristiyan erkekler” diye başlıyor. Sonraları, Papa VIII. Clemens, kahveyi tadıyor ve “böylesine lezzetli bir içecek sadece müslümanlara ait olamaz” diyerek kahveyi “vaftiz” ediyor. Böylece dini bütün hıristiyanlar için kahve “helâl” oluyor. Cinsel güce faydası yayılıyor kulaktan kulağa, bira ile yarışıyor; Bira tüketiminin azalmasına ön ayak oluyor. Haliyle İngiltere’de çay ile de çetin bir yarışa giriyor.

Flat White Coffee

Bu kadar uzun bir kahve girizgâhından sonra yazının başlığını ihtiva eden öyküye geçebilirim sanırım. Olay, kendine özel bir kahve kültürü oluşturmuş olan ülke, İtalya’da ve İtalya’nın Napoli kentinin kenar mahallelerinde geçiyor. İtalyan sinema sanatçısı Vittorio De Sica’nın ağzından aktarılan öykü şöyle;

“Napoli’nin kenar mahallelerinden birinde, bir ‘kafe-bar’da, espressolarımızı içiyorduk. İçeri giren müşterilerden biri, barmene, ‘duo caffè uno sospero‘ dedi; Bir kahve içip iki kahve parası verdi ve gitti. Barmen de tezgâhın üzerinde çakılı çiviye bir küçük kâğıt astı. Daha sonra iki kişi daha kahveciye geldi; Onlar da iki kahve içip üç kahve parası verdiler ve yine tezgâhın üzerindeki çiviye bir küçük kâğıt daha asıldı.

Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyordu. Bir süre sonra kahveye üstü başı eski püskü, belli ki yoksul bir kişi girdi ve barmene, “un caffè sospeso” (askıdan bir kahve) dedi. Barmen hemen bir kahve hazırladı ve yeni müşterinin önüne koydu. Yoksul kişi kahvesini içtikten sonra para ödemeden çekti gitti. Barmen ise tezgâhın üzerindeki çiviye taktığı kâğıtlardan birini kopardı, parçalayıp çöp kutusuna attı.”

Owain Service ve Rory Gallagher, kaleme aldıkları Basit Düşün adlı kitabın 116. sayfasında, yapılan bir dizi “yardım” araştırmasının sonuçlarını değerlendirirken şöyle yazıyorlar; “Gerçekte, insanlar hayal ettiğimizden çok daha geniş boyutlarda, neredeyse yardım istenilen durumların yarısında bize yardım etmeye istekliler.” Yukarıdaki zarif uygulama, elbette alıntıladığım kitapta konu edilen, yabancı kişilerden telefon kullanma, kendisini bir yere bırakma gibi araştırmaların/deneylerin konusuna dâhil değil ancak bizdeki “insanlık daha ölmedi” mottosunun içini doldurabilecek nitelikte bir uygulama.

Napoli’de vücût bulan bu uygulama, artık temel ihtiyaçlar sınıfında değerlendirilen sosyalleşmenin ve sosyalleşmedeki baş oyuncu kahveye dair atıf içerse de asıl zarafet, veren ve alan elin birbirini görmemesi; Veren elin yardım için bir uyarıcıya ihtiyaç duymaması, kezâ, alan elin de yardım talebini kimseye iletmeden yardımdan faydalanabilmesi…

turkish-coffee

Türk Kahvesi

Kahvenin kültürümüzdeki yeri çok önemli; Akşam yemeğimiz, öğle yemeğimiz var ama sabah yemeğimiz yok. Kahvaltımız var. Yani kahve-altımız. Aynı şekilde, bir yuvanın kurulmasındaki ilk adım da kahve ile atılıyor. Pek çok deyişimiz, atasözümüz var kahveyi merkeze alan; Kahvenin kırk yıl hatırı var mesela. Sohbetin de bahanesi kahve ya da belki kahvenin bahanesi sohbet? Kimbilir…

coffee_love

Kahve ve aşk? İlgisi var gibi, biraz…

Youtube’un, Instagram’ın ve diğer “sosyal” medya ağlarının dikkâtimizi darmadağın ettiği bu devirde sabırla bu yazıyı okuduğunuz için teşekkür ederim.

Saygılarımla,
İrfan///


Daha fazla okuma ve bilgi;


* Cenk R. Girginol, Kahve – Topraktan Fincana adındaki kitabındaki Kahvenin Tarihçesi bölümünde bu şekilde aktarıyor.
** Deniz Gürsoy ise “Sohbetin Bahanesi Kahve” adındaki kitabının giriş bölümde, bu hikayeyi İ.S. 1400’lü yıllara dayandırıyor.